Arşiv : Yakın Tarih
Üstad Kadir Mısıroğlu’nun
Bir Mazlum Pâdişâh: Sultan II. Abdülhamid
İsimli Eseri Yayınlandı
ÖNSÖZ
Birtakım fevkalâdelikleri kullanarak milletlerin hayatında derin değişikliklere âmil olanlar, hemen hemen dâima tarihi, kendilerine mahsus birtakım temel umdelerle (prensiplerle) yeniden değerlendirerek zuhûrlarının bir nevî gerekçesini ortaya koyarlar. Böylece gûyâ yaptıklarının doğruluk ve haklılığını geniş kitlelere kabul ettirmek isterler ki; bir propaganda mahsûlü olan bu değerlendirmeler, ekseriyâ eskiyi kötülemek tarzında vâkî olur.
Dünya’da her milletin hayatında görülen bu gibi tarih tahrifkârlığının en dehşetlisi bizim ülkemizde yaşanmıştır. Çünkü bizi, uzun asırlar boyunca teşekkül ve devam etmiş bulunan “İslâm Dünya Görüşü”nden kopararak bir bâtılın gayyâsına düşürmek kolayca mümkün olabilecek bir iş değildi. Bundan dolayıdır ki, ülkemizde icrâ edilmiş olan inkılâp hareketleri, dehşet verici bir tedhiş metoduyla gerçekleştirilmiş ve netice olarak tarih, âdetâ masallaştırılmıştır. Devamı İçin Tıklayınız
Durup dururken eski başbakanlardan Bülent Ecevit ‘in 16 Temmuz 2005 tarihli Zaman Gazetesi’nde “Sultan Vahideddin merhûmun hâin (!) olmadığı” hakkında bir beyânâtı haber sûretinde yer aldı. (1) Böyle bir söz, ilk defa vârid oluyormuşcasına bir hayret, infiâl ve münâkaşa zemini oluşturdu. İhtimal bu değerlendirmenin, kendisinden beklenmesi muhtemel olmayan bir şahıstan sâdır olması dolayısıyla yazılı basında ve televizyonlarda bir iftira curcunası başlatıldı. Seksen küsûr yıldan beri devam edegelen isnâd ve iftiralar, bir kırık plâk gibi bir çok din ve tarih düşmanı kalem tarafından merhûma salvo hâlinde yeniden bir hücum için vesîle ittihaz edildi. Bunlarda yeni hiçbir şey yoktu. Bu eski iddialar ise, tarafımızdan tam kırk sene evvel “Sarıklı Mücâhidler” isimli eserimizde cevaplandırılmış (2) ve orada bu iddiaların hiçbirinin geçerliliğinin olmadığı sayısız delille isbat edilmişken, bir çok devrimbaz yazar, verilmiş olan cevapları duymamışcasına hareket ederek eski iddiaları çiğnenmiş bir sakız hâline getirircesine tekrarlamak bayağılığından kurtulamamışlardır. Bunları ibret ve dehşetle seyrettik. Seyretmekle de kalmayarak radyo ve televizyonlarda –sâhib olabildiğimiz imkânlar nisbetinde- tekrâren cevaplandırdık. (3) Devamı İçin Tıklayınız
Osmanoğulları’nı vatanlarına kavuşturacak bir kaanunî değişikliğin mevzuubahs edildiği ve bunun gerçekleşebileceğine dâir kuvvetli ümidler belirdiği sırada, Türk basını da bu mes’eleye bigâne kalmamış bir çok değerli makale yazılıp yayınlanmıştı. Şâyân-ı memnuniyettir ki, bu yazıların hemen hemen hepsi de onların lehinde idi. (1) Bu hükmün bir tek istisnası vardı. O da Hürriyet Gazetesi’nde “Osmanoğulları’nın Son Oyunu” serlevhası ve Nuyan Yiğit imzasıyla neşredilen yazı serisidir. Ancak bu yazılar o kadar acemice sahnelenmiştir ki; güya gizli kalmış bir hakikat ispat ediliyormuş gibi ortaya atılan iddiaların yanlışlarını sayıp dökmek -âdeta- imkânsızdır. Bu sebepledir ki, biz, okuyucularımızın sabırlarını tüketmemek ve kıymetli vakitlerini israf etmemek için bunlardan sâdece ehemmiyetli gördüklerimize temas edeceğiz. Kıymet hükümlerindeki hatalar bir tarafa, ilmî ve tarihî bakımdan pek çok yanlış ihtivâ eden bu tefrikanın ortaya çıkmasına âmil olan gerçek saik ve sebepleri de okuyucularımızın ferasetlerine havale eden imâ ve işaretlerle ele alacağız. Mâhud tefrikanın daha kimlerin Hanedan mensubu sayılabileceğini bile bilmeyen ve ismiyle bir ermeni olduğu intibaını uyandıran bu acemi araştırıcısının bir takım düzme ajan raporlarını tarihe mesned olacak ciddî vesikalarmış gibi göstermek istemesindeki garabet ve cehaleti tebarüz ettirmeden önce mes’eleyi târih ilmî bakımdan ve her şeyden önce “usul” itibâriyle ele almak istiyoruz.” Devamı İçin Tıklayınız
En Büyüğü Hilâfet
Hilâfet 3 Mart 1924 tarihinde Ankara’da ilgâ edildi. Fakat şu neticenin husûlü için yapılmış olan pazarlıklar yürütülmüş olan gizli çalışmaların çok girift bir tafsilâtı vardır ki; bu yazının nacmine sığdırılamaz. Ancak bu istikametteki en ehemmiyetli adımın Lozan’da atılmış olduğunu söylemek, yanlış olamaz. Lozan müzâkereleri başladığı sırada, M. Kemal Paşa halife olmak istiyor ve Meclis’te Saltanat’ın ilgâsı müzâkerelerinden başlamak üzere, Hilafeti göklere çıkaran konuşmalar yapıyordu. Hatta İzmir İktisat Kongresi ‘ni açmaya giderken yol boyu yaptığı konuşmalar ve bu arada Balıkesir Zağnos Paşa Câmii’ndeki hutbesi herkesçe bilinmektedir. Diğer taraftan İsmet Paşa da Lozan’da her vesîle ile aynı istikamette beyanatlar veriyordu. Bunun üzerine şüphelenen ve yeni Türk idaresinden eski vaadleri istikametinde hareket etmeyerek, Hilafeti yıkmayacağı düşüncesine kapılan Gürzon bir deneme yaptı. Devamı İçin Tıklayınız
Şimdi mâruz kaldığımız kayıpları iki grup hâlinde arz edelim.
Misak-ı Millî‘ye nazaran “asgarî vatan” sayılan arazî bugünkü vatanımızdan mâada, Batum, Batı Trakya, Adalar, Kıbrıs, Antakya, Halep ve Musul ‘u da ihtiva ediyordu. Bunların feda edildiği mâlûmdur. Daha fazlasının talep edileceği düşünülürken şu arazi kayıplarına ilâveten başka maddî kayıplara da mâruz kalınmıştır.
Bunlar, “Harp Tazminatı, Gemi Bedelleri, Vakıf Bedelleri ve Osmanlı Borçlarının Taksimindeki Adaletsizlik” gibi hususlardı. Şimdi maddî kayıpları hülâsa edelim. Devamı İçin Tıklayınız
Sevr Ölüm, Lozan Hayat!…
Yüzü Batı’ya dönük olan “Yeni Türkiye”nin temel taşı olan Lozan Muâhedenâmesi, Millî Mücâdele nihâyetinde İsviçre’nin Lozan şehrinde 24 Temmuz 1923 tarihinde imza edilmiştir. Bir tarafta Türkiye diğer tarafta ise başta müttefikler yani İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan bulunmak üzere Romanya, Sırp-Hırvat-Slovenya (Yugoslavya) ve Polonya arasında cereyan eden müzâkereler, takriben 8 ay devam etmiş ve konferansın 4 Şubat 1923′te kesintiye uğramasıyla iki safhada gerçekleşmiştir. Bu müzâkerelere Amerika ve Rusya müşâhid sıfatıyla katılmış, Bulgaristan ise, Ege Denizi’ne bir mahreç (çıkış yeri) talebi dolayısıyla zaman zaman dahil olmuştur. Bu sûretle, Türkiye ve karşısındaki devletler arasında cereyan eden müzâkereler sonunda tâ 1911 Trablusgarp Harbi’nden beri ihtilâflı olan pek çok mes’ele hallüfasl edilmiş ve karara bağlanmıştır. Ama nasıl?.. Maâlesef tâviz üstüne tâviz verilerek!.. Devamı İçin Tıklayınız
Sevgili okuyucu!
Basın âleminde ismimim ilk defa matbaa harfleri ile dizilerek bir yayın vasıtası ile gözükmesi 1947 yılındadır. Bu ilk adım “Yeni Polathâne” isimli mahallî bir gazetede şiir olarak tezahür etmiştir. Bu demektir ki; kalem hayatım elli sekiz seneyi bulmuştur.
Arada mahallî veya umûmî bir çok dergi ve gazetede şiir veya nesir yazılarım görülmüş ve hatta bunların bir kısmı “müstear” (takma ad) isimle yayınlanmış, fakat ilk defa kitap sûretinde 1964 yılında “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?” isimli eserle ortaya çıkmıştır. Bugün otuzu tecâvüz eden külliyatımın bu ilk eseri âdeta ismimin bir lâzım-ı gayr-ı mürâfıkı (ayrılmaz parçası) haline gelmiştir. Çoğu insan beni Lozan hakkındaki bu çalışma ile hatırlamaktadır. Bu çalışma sonradan genişletilerek üç cild haline getirilmiştir. Bunların birinci cildi Lozan’ın umûmî bir değerlendirmesidir. İkinci cildi toprak ve nakit gibi maddî kayıplarımızı, üçüncü cildi ise, Hilâfet, Patrikhâne v.s. gibi manevî kayıplarımızı ihtiva etmektedir. Devamı İçin Tıklayınız